Gazali Net Ana Sayfa
Anasayfa Anasayfa > Gazali'nin Hayatı > Hayatı
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar
  Forum Yardım Forum Yardım  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

Hüccetül İslam İmam Gazali Tasavvuf Yolu Hakkında

 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
Yazar
Mesaj Tersinden sırala / Okunmamış Mesajları Gör
sibel Açılır Kutu Gör
Kalfa
Kalfa


K.Tarihi: 28 Nisan 2010
Durumu: Aktif Değil
Gönderilenler: 189
Aktiflik
Seviye
Deneyim
Mesaj Seçenekleri Mesaj Seçenekleri   Alıntı sibel Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Konu: Hüccetül İslam İmam Gazali Tasavvuf Yolu Hakkında
    Gönderim Zamanı: 07 Mayıs 2010 Saat 00:35
Hüccetül İslam İmam Gazali Tasavvuf Yolu Hakkında
Tasavvuf ilminin özü nefsin ağır gelen zorluklarına katlanmak, onun kötü huy ve çirkin sıfatlardan arınarak Allah’tan başka her şeyi kalpten boşaltarak kalbi Allah’ın zikri ile süsleyip güzelleştirmektir. Ahret saadeti nefsi men ve dünyayı terk etmekle mümkündür.

Benim için bu yolun ilim tarafı amel tarafına göre daha kolay geldiğinden tasavvuf ilimlerini öğrenmeye başladım. Ebu Talip el- Mekki’nin “Kutul Kulub” adındaki kitabını el-Haris el Muhassibin kitaplarını, Cüneyd el-Bağdadi, Şibli ve Ebu Yezid el Bestamiden rivayet olunan dağınık sözleri ve diğer sufiye büyüklerinin sözlerini dikkatlice ve sıkça okudum. Tasavvuf yolunun öğrenmek, işitmekle elde edilebilecek her şeyini tahsil ettim.

O zaman açıkça öğrendim ki sufilerin en önemli özelliği öğrenme yoluyla ulaşılmayan, ancak tadarak yaşayarak ve kötü sıfatları iyi sıfatlarla değiştirerek varılabilen özelliklerdir.

Sıhhatli olmak ile tokluğun tariflerini, sebep ve şartlarını bilmek ile doğrudan doğruya kişinin sağlıklı ve tok olması arasında ne kadar büyük fark vardır. Bunun gibi sarhoşluğun “mideden yükselip fikir ve düşünce kaynaklarını etkisi altına alan bir haldir” şeklinde tanımıyla, sarhoş olmak arasında da büyük fark vardır. Aslında sarhoş olan sarhoşluğu tanımlayamaz, sarhoşluğun ne olduğunu bilmez. Aklı başında olan bir kimse ise, kendisinde sarhoşluğun hiçbir belirtisi olmadığı halde sarhoşluğun tanımını ve rükünlerini bilir. Hasta olan doktor sağlığın tanımı, sebeplerini, ilaçlarını bilir. Hâlbuki sıhhatini kaybetmiştir. Aynı bunun gibi, zühdün hakikatini, sebeplerini, şartlarını bilmek ile bilfiil zühd halini yaşaman, nefsini dünyadan uzaklaştırmadan arasında çok fark var.

Sonradan yakinen anladım ki sufiler boş söz değil, hal ve yaşantı sahibidirler. Ayrıca bu alanda ilim yoluyla elde edilecek olanı elde ettim. Geriye dinlemek öğrenmekle elde edilmesi mümkün olmayan sade tatmak ve süluk yoluyla öğrenilmesi mümkün olan hususlar kalmıştır.
Gerek şer’i gerekse nakli yönleri tetkik ederken yürüdüğüm meslekler, bana Allah Peygamber ve kıyamet günü hakkında yakini ve kesin bir iman kazandırmıştır. İmanın bu üç temelinin kalbimde yer etmesi, belirli bir delile değil, tafsilatlı ve açıklamaları sayılmayacak kadar çok sebepler, tecrübeler ve işaretler neticesinde olmuştur.

Benim yanımda açık olarak belli oldu ki ahret saadeti takva ile nefsi emmareyi arzu ve isteklerinden men etmekse mümkündür. Bütün bunların başı bir aldanış yeri olan dünyadan uzaklaşıp ebedi olan ahirete bağlanmak, bütün varlıkla Allah (c.c)a yönelip, kalbin dünya ile alakasını kesmektir. Bu anda ancak şan, şöhret, mevki ve maldan yüz çevirmekle, seni meşgul eden dünya ile ilgili şeylerden kaçmakla mümkün olur. Sonra kendi durumumu düşündüm. Gördüm ki dünya alakalarının içine dalmışım. Bu alakalar her tarafımı sarmış çevremi kapamışlar. Yaptığım amelleri göz önüne getirdim. Onların en güzeli ders vermek ve öğretim idi. Baktım ki bunda da önemli olmayan ve ahret yoluna faydası olmayan ilimlere yönelmişim. Sonra ders vermemdeki niyetimi tetkik ettim. Gördüm ki niyetimin halisane, Allah rızası için olmadığını, niyetimi teşvik eden şan şeref ve şöhret gibi afetlerin olduğunu kanaat getirdim. Yakinen anladım ki çökmek üzere olan bir yar’ın kenarındayım. Geçmiş hallerimi düzeltmekle meşgul olmazsam cehennem ateşine yuvarlanmak üzereyim.

Bu durumumu bir müddet devamlı düşündüm. O zaman iradem elimdeydi. Birgün bağdattan çıkmaya ve yaşadığım hallerden ayrılıp terk etmeye kesinlikle azmeder, diğer gün bu kararımdan vaz geçerdim. Bu konuda bir adım ileri atsam öteki adımımı geri çekerdim. Sabahleyin ahret talebi hususunda bir arzu doğsa, akşamleyin şehvet askerleri o arzuma hücum edip dağıtıyorlardı. Dünya lezzet ve şehvetlerinin zincirleri beni Bağdat’ta kalmaya doğru çekerken iman çağrısı da;

- Yolculuğa hazırlan, yolculuğa hazırlan. Çünkü senin ömrünün azı kalmıştır. Önünde uzun bir ahret yolculuğu var. Şimdi içinde bulunduğun ilim ve amel ise hep riya ve gösteriştir. Eğer şimdiden ahret için hazırlığını yapmazsan ne zaman hazırlanacaksın? İçinde bulunduğun vazifelerden şimdi ayrılmazsan bir daha ne zaman ayrılacaksın? Diye sesleniyordu.
Bundan sonra ahret davetçisinin çağrısı içimde kuvvetlenir, bağdattan kaçıp uzaklaşmak azmi kesinlik kazanırdı. Fakat bu zamanda şeytan gelir:

- Sendeki bu hal geçicidir sakın ona itaat etme, sözünü tutma. Gerçekte o kaybolup gidecektir. Eğer ona itaat edersen hiç kimsenin gölgeleyemeceği şimdi içinde bulunduğun yüksek mevkii, düşmanlarının çekişme ve münakaşalarından uzak, düzenli hayatı sana sağlayan makamı tekrar elde etmek de bulamayacaksın. Dünya arzularının çekimi, ahret arzularının çağrıları arasında altı aya yakın bir müddet şaşkın bir vaziyette dolaştım. Bu hal 488 senesi, Recep ayında başladı. Altı aydan sonra artık iş ihtiyari olmaktan çıkıp zaruri bir hale döndü. Çünkü Cenab-ı Hak Subhanehu ve Teâlâ dilime öyle bir kilid vurdu ki ders veremedim. Çeşitli yerlerden gelen talebelerin gönüllerini hoş edebilmek maksadı ile birgün olsun ders vermeye kendi nefsimi zorluyordum. Fakat dilim bir kelime olsun söyleyemez olmuştu. Buna gücüm yetmiyordu. Dilimdeki bu tutukluluk yüzünden kalbime bir üzüntü çöktü. O üzüntünün tesiri ile yediğimi hazmedemez oldum. Yemeden, içmeden kesildim. Ne bir yudum su içebiliyor, ne de bir lokma yemek yiyebiliyordum. Bu yüzden bütün güçlerim zayıf düştü. O kadar ki doktorlar tedavi ümitlerini keserek dediler ki:

- “ Bu kalpte meydana gelen bir haldir. Oradan mizaç ve karaktere sirayet etmiştir. Kalpteki keder üzüntü giderilmedikçe ilaçla tedavisi mümkün değildir.
Acizliğimi ve güçsüzlüğümü iyice anlayınca ve iradem elimden gidince, çaresiz kalan bir kimse gibi Allah Tebareke ve Teâlâ’ya sığındım. Sıkıntıya düşenlerin duasını kabul eden Allah (c.c) duamı kabul etti. Benim gönlüme makamdan, şereften, maldan, aile ve çocuklardan, arkadaşlardan yüz çevirme kolaylığını ihsan etti.

Zahiren Mekke’ye gidecek gibi göründüm. Niyetim Şam’a gitmekti. Gerek halife gerekse arkadaşlarımın Şam’a gidip ikamet etme niyetimi öğrenmelerinden korkuyordum. İnce ve nazik hilelerle, bir daha dönmemek azmi ile Bağdat’tan çıkmayı başardım. Bu arada bütün Irak imamlarının tenkidine hedef oldum. Çünkü onların kanaatine göre içinde bulunduğum mevkiim, dinde bulunacak en yüksek makamdı. Böyle inandıklarından dolayı hiçbirisi benim her şeyden yüz çevirmemin dini bir sebepten olacağını anlayamazdı. Onların ilmi oraya kadar ulaşmamıştı.

İnsanlar benim bu davranışım hakkında değişik şeyler söylediler. Irak’tan uzak yerde olanlar Bağdat’tan ayrılışımı devlet adamlarının isteğine bağladılar. Devlet adamlarına yakın üst seviyedeki insanlar ise devlet büyüklerinin Irak’tan ayrılmaman için ne kadar ısrar ettiklerini, benimden onlardan yüz çevirdiğimi ve sözlerine kulak asmadığımı gördükleri için;

- “Bu hal Allah tarafından gelen bir iştir. Müslümanlara ve ilim ehline göz değmiş olmasından başka sebebi yoktur” diyorlardı

Bağdat’tan ayrıldım. Ayrılmadan önce çoluk-çocuğumun yaşamlarına yetecek ve beni dilencilikten men edecek kadarını ayırdıktan sonra geri kalan malımı dağıttım. Bunu yaparken Irak malının Müslümanlara vakıf olduğunu, faydalı ve maslahatlı işlere kullanılacağını düşündüm. Dünyada bir alimin çoluk-çocuğunu geçindirmek için yararlanabileceği bundan daha helal mal görmedim.
Daha sonra Şam’a gidip orada iki seneye yakın kaldım. Orada kaldığım sürede sofiye ilminden daha önce elde ettiğim bilgilere göre kalbimi Allah’ın zikri ile tasfiye etmeye, ahlakımı güzelleştirmeye, nefsimi tezkiye ve terbiye ile düzeltmeye uğraştım. Uzleti ve yalnızlığı tercih ederken riyazet ve nefis mücadelesi ile meşgul oldum. Bir müddet Şam’daki Emevi camiinde itikâfa çekildim. Her gün caminin minaresine çıkarak minarenin kapısını üzerime kilitleyip içerde kalıyordum. Sonra Şam’dan Kudüs’e gittim. Orada her gün Kubbetü’s-Sahra’ya girip kapıyı üzerime kapatıyordum.

Kudüs’ü Şerif’teki ziyaretlerimden ve Hz İbrahim Halilullah (a.s)’ın ziyaretinden sonra hac farizasını yerine getirme, Mekke-i Mükerreme’nin ve Medine-i Münevvere’nin bereketlerinden faydalanmak ve Hz. Peygamber (s.a.v)’i ziyaret arzusu bende uyandı. Hicaz’a gittim. Daha sonra gerek kendi arzum ve gerekse çocukların daveti beni tekrar memleketime çekti. Ayrılırken oraya dönme ihtimalim herkesten daha az olmasına rağmen vatanıma dönüş oldum. Kalbimin zikir ile saf hale gelebilmesi için yine uzlet hayatını tercih ettim. Fakat zamanın hadiseleri, ailemin mühim işleri, geçim derdi huzurumu bozuyordu. Ancak bazı vakitlerde huzurumu buluyordum. Bununla beraber yalnız yaşama arzumu her zaman içimde canlı tutuyor, beni ondan alıkoyan engelleri giderince hemen yalnızlığa dönüyordum. Bu hal üzere on yıl kadar devam ettim. Bu halvet ve uzletler sırasında o kadar çok şeyler zahir oldu ki onları saymak ve nihayetini açıklamak mümkün değildir.

KUBBETÜS SAHRA

İnsanların faydalanması için söyleyeceğim şudur ki; Yakinen anladım ki; sufiler gerçekten Allah Tealanın yoluna suluk edenlerdir. Onların davranışları, davranışların en güzeli, gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlakları ahlakların en güzeli ve faziletlisidir. Dünyadaki bütün akıllı kimselerin akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın sırrına vakıf olan alimlerin ilimleri, onların tutum ve ahlakını daha iyisiyle değiştirmek üzere bir araya getirseler buna çare ve yol bulamazlar. Onların içi ve dış yaşayışlarındaki bütün hareket ve hareketsizlikleri peygamberler kandilinin nurundan alınmadır. Bilindiği gibi, yeryüzünde peygamberlik nurundan başka kendisiyle aydınlanacak başka bir nur yoktur

Sözün kısası, bu sufiye yolu hakkında ne denebilir ki? Bu öyle bir yoldur ki bu yolun birinci şartı olan manevi temizlik, kalbi tamamıyla Allah Tebareke ve Teâlâ’dan başka şeylerden temizlemektir. Namazın iftitah tekbiri yerine geçen anahtarı ise kalbini Allah zikriyle kaplamaktır. Onun nihayet ve sonucu tamamıyla kendinden geçip, Allah’ın azametinde fani olmaktır. Bu makam tarikatın başlangıcında meydana gelen irade ve çalışmayla elde edilebilecek hallere göre tasavvuf yolunun sonucu sayılır. Yoksa fena makamı hakikatte tarikatın başlangıcıdır. Bu yola koyulanlar için bundan evvelki haller sokak kapısı ile evin asıl kapısı arasındaki avlu mesabesindedir.

Tarikatın başlangıcından itibaren keşif ve müşahedeler başlar. Öyle ki onlar uyanık iken melaike-i kiramı, Peygamberlerin ruhlarını görürler. Onların seslerini işitirler. Onlardan bir çok fayda elde ederler. Daha sonra onların siret ve misallerini görmekten hal ve makamları öyle derecelere yükselir ki bunları ifade etmeye sözün sınırları dar gelir. Bu makamla ilgili sözle bir şeyler anlatmaya çalışan aşikâr bir hata ve yanlışlığa ister istemez düşer.

Hülasa tarikatta Allah’a yaklaşma bakımından iş o raddeye varır ki ulaşılan bu dereceyi bazıları Allah’a hulul etmek, onunla ittihad bazıları da ona vasıl olmak sanır. Hâlbuki bu üç itikatta yanlıştır. Bu konudaki hataların sebebini “el-maksadü’l Aksa” kitabımızda çıkardık. Kendisinde bu hal bulunan bir kimse şu şirin ötesinde hiçbir söz söylememesi lazımdır.

Olan oldu zikredemeyeceğim şeylerden
Hayır düşün sorma öte haberden

Sonuç olarak tasavvuf yolunda yaşayarak kendisine bir şey nasip olmayan kimse, Peygamberliğin hakikatinden isminden başka hiçbir şey elde edemeyecektir. Hakikatte velilerin kerametleri peygamberin ilk zamanlarında meydana gelen halleridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ilk Halide tasavvuf hali idi. Peygamberlik gelmeden önce Hira dağına çekilir, orada Rabbine ibadet ederdi. Hatta Araplar o zaman “Muhammed Rabbine aşık oldu” dediler.
Bu bir haldir ki o yolda yürüyenler onu zevkle tadarak öğrenir. Bu zevkten mahrum olanlar sufilerin sohbetlerine devam ederlerse onlardan işiterek, tecrübe ile ve hallerin dalaleti ile anlayabilirler. Kim onunla beraber oturursa bu yakini imanı onlardan alır. Dolayısıyla onlar öyle cemaattir ki sohbetlerinde bulunan yanlarında oturan şaki olmaz. Onların sohbetlerinden nasibi olmayan ve onlardan mahrum kalan kimse İhyau Ulumiddin adlı eserimizin “Acaib’ul-kalp” bölümünde açıkladığımız gibi apaçık delillerin ışığı altında bu halin mümkün olduğunu öğrenebilir.

Bir şeyi kesin delilleri ile gerçekleştirmeye ilim denir.
Bir hali ise doğrudan doğruya yaşamak zevktir.

Tecrübe yolu ile işiterek elde edilen bilgileri hüsnüzan ile kabul etmek imandır. İşte bunlar üç derece ve mertebedir. Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’inde:

“Allah içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir”

Bu üç grubun bazı cahil kimseleri tarikatın aslını inkar eder. Bu gibi sözlere şaşarlar. Hem işitirler hem de alay ederken “ şaşılacak şey bunlar ne biçim saçmalıyor” derler. Böyle kimseler hakkında Cenab-ı Hakk Tebareke ve Teala şöyle buyurmuştur:

“Onlardan bazıları beni dinlerler. Fakat yanından çıkınca bilgisi olanlara: - O, demin ne dedi? Diye sorarlar. İşte bunlar Allah tarafından kalpleri mühürlenmiş, nefislerinin aşırı arzularına uyan kimselerdir. Bu yüzden Allah onların kulaklarını sağır gözlerini kör etmiştir.

Sufiye yoluna girmem dolayısıyla, zaruri ilim olarak Peygamberliğin hakikati ve özelliği bana açıklandı. Nübüvvetin özünü belirtmek gerekir. Çünkü buna çok ihtiyaç vardır.
Diye gidiyor….
Yukarı Dön
 Yanıt Yaz Yanıt Yaz

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Powered by Web Wiz Forums Free Express Edition
Copyright ©2001-2009 Web Wiz
Türkçe Çeviri Hakan Tekgöz

Bu Sayfa 0,063 Saniyede Yüklendi.